Velhâsıl Reva Ümit’i niteler. Müstahak olan ümitvâr olmaktır. Yanlışlarla yürüyen ve hatalara gebe bir varlık olan ben, hiçbir zaman yılmamayı ancak ve ancak böyle teselli etmekle buldum. Öyle ya, bu benim aslında kendimi görmemi sağlayan bir aynam oldu. Ben ne zaman arkama ‘neler yaptım’ diye baktığımda o çıktı karşıma ve benim ümitvâr olmaktan başka yapabileceğim hiçbir şeyimin olmadığını gösterdi bana.
13 Temmuz 2010 Salı
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Ahmakların Meclisi
Bu insandır “Hep ben ister”
Vicdanın hep seni gözler
Bir gör hayatındaki gerçeği
Çok zor yaşamak gerçekten
Dön bak bir aynada kim var
Gördüğün o şey senin çıkış yolun
Başarına bir tek adım var
Yüzleş ki devam etsin yolun
Bu mevsimden geçen bir kafilenin yolcusuyum
Hayat denen tiyatronun başroldeki oyuncusuyum
Bazı zaman boş kaldım nafilelerle yol aldım
Ahmakların meclisinde bir zamanlar rol aldım
Körpe olan iltihabı çok kolay kapar
Ki o insan aldığını çevreye çabuk yayar
İltihabın merhemini çoğu yerde arar
Lakin ahmaklar meclisinde şeytanlar laf yapar
Kendine bir yazık sözünü vurmadın da üzüldün
Bir fırça boya ile renkten renge büründün
Yaptıklarınla değil de yapacağınla övündün
Geçmişinle yüzleşince yeraltında süründün
Merhameti olmasaydı ayakların tutmaz idi
Merhemini almadın da çok sızlandın üzüldün
Felaketi gösterince çok çabuk bıraktın ipi
İsyankâr oldun veya isyankâr göründün
Bu insandır “Hep ben ister”
Vicdanın hep seni gözler
Bir gör hayatındaki gerçeği
Çok zor yaşamak gerçekten
Dön bak bir aynada kim var
Gördüğün o şey senin çıkış yolun
Başarına bir tek adım var
Yüzleş ki devam etsin yolun
Çevrendeki insanların günahını seçip durdun
Aynı günah ekseninde bir gün sende bulundun
Kalbindeki aynayı nefsinle avuttun da
Zaman oldu o nefisle yollarında yoruldun
Kaybedilen zaman oldu kaybeden hep sendin
Zalim avcı oldu hakim zalimlerle övündü
Gülen şeytan oldu başkan seçtiniz de
Arzuhalin dingin oldu küfrü ondan sonra göründü
Kendini bir anda unuttun ve yargı koydun
Aykırıydın
Ama fikrin lafla duruldu
Sözlerinle ateş saçtın sakin olmayınca hakim oldu o
Sonrasında nefsine çok yenildin
Ahmakların meclisinde nefislerdir hükmeden
Yaratılanda mücerrettir kendisine zulmeden
Kör beden bir araçtır aynı yolda giden
Vicdanına düşman olur o araca binen
Bu insandır “Hep ben ister”
Vicdanın hep seni gözler
Bir gör hayatındaki gerçeği
Çok zor yaşamak gerçekten
Dön bak bir aynada kim var
Gördüğün o şey senin çıkış yolun
Başarına bir tek adım var
Yüzleş ki devam etsin yolun
Biyografi
Küçüklüğümden hatırladığım, tek başıma yolda yürürken mırıldandığım notalar ve saçmaladığım doğaçlamalardır. Düşüncemde kendi müziklerimi, düşündüklerimi piyanoya yansıtabilmek vardı. O zamanlardan aklıma tek gelenler bunlar.
2004 yılında kendimi iyi bir rap dinleyicisi olarak buldum bir anda. Yabancı müzikler çok ilgimi çekiyordu akranlarımda gördüğüm gibi. Türkçe rap bana o kadar da ilgi çekici, kaliteli bir müzik olarak gelmiyordu ilk sıralar. Fakat sonrasında ben de rap müzikte bir müddet bir şeyler yapmaya çalışacağım, bol pantolonlarla ve bandanalarla dolaşacaktım.
Çevremde sıkı dostluğum olan bir kişi ile yola başladık ilk sıralar. Sonrasında tanıştığım diğer arkadaşlar ve diğerleri derken; bir anda adına Carpediem dediğimiz bir yeraltı topluluğunun içerisinde bulduk kendimizi. ‘Nervür’ ismi altında başladı ilk macera. Nervür, bu grubun içerisinde iki kişiden oluşan bir alt grup niteliğini taşıyordu. Oldukça çaylaktık. Birkaç amatör şarkı yaptık. Dinlenilmek için öylesine çırpındık; öylesine çırpındık.
Çok renkli bir grubumuz vardı, renkli olduğu kadar da haylazdı. Duygularda uç noktaları yaşadığım dönemdi aynı zamanda. Çok sevindiğimi de hatırlarım, çok ağladığımı da. Bu uç noktalar bir saman alevi gibi geri bildirim yaptı sonrasında. Evet, serüven çok sürmedi. Gençliğin de verdiği ego ile yollarımızı ayırdık çok geçmeden. Aynı yıl içerisinde kurulan topluluk, aynı yıl içerisinde çalışmalarını yapmış ve aynı yıl içerisinde dağılmıştı. Ortada ne Nervür’den bir eser kalmış ne de Carpediem yeraltı topluluğundan. O zamanlarda kendim hariç herkesi suçlu buluyordum. Şimdilerde baktığımda ise olayın böyle cereyan etmesindeki en büyük suçlu benmişim. Yeni anlıyorum.
Üniversite dönemlerinde oldu olanlar. Olgunluk çağım olarak nitelediğim, hayatımda çok şeylerin değiştiğini gördüğüm, hayat amacımı netleştirdiğim, yoğun programlanmış olan 2007 yılında tamamen kendi alt yapılarımdan oluşan 6 tane eseri kendi imkânlarımla kaydını aldım. Artık eskisi gibi bir başkasını eleştirmiyor, kalemin sivri ucunu artık kendime yöneltiyordum. Çünkü çözümü bulmuştum. Geçmişi bir sürü hatalarla dolu olan ben, nasıl olurda bir başkasının yanlışlarını irdelemeye hakkı olurdu? Dinimizin de emrettiği, psikolojinin de sosyolojinin de onayladığı bu değil miydi: ‘Dünyada düzeltebileceğin tek insan sensin.’
Öncelerde müziklerimi dinlemeye kendim bile tahammül edemiyordum. Artık müziklerimi herkes dinliyordu. Ve güzel eleştirilerle geri bildirimde bulunuyorlardı. Bir ara ‘artık yapmayacağım’ dediğim müziğe, çevremin verdiği destekle devam edecek, müziklerimde verdiğim muğlâk ifadelerle ‘entelektüel’ sıfatını ismime aksettirecektim.
2008 yılı sonlarına kadar toplam 12 eser yapmıştım. Yaz tatilini fırsat bilip yaptığım eserleri de üzerine koyarsak toplam 22 esere ulaşmıştım. Fakat çevrem, neden kendimi sanat yönünde değerlendirmediğimi soruyor, bense onlara hep aynı cevabı veriyordum: ‘Eserlerimi ünlü olayım diye değil, kendimi terbiye edeyim diye yapıyorum.’
Müziğin terbiye etme yönü bazılarınıza göre çok saçma gelebilir. Fakat benim için müzik vazgeçilmez bir şeydi. Amerikan’ların bir atasözü vardır duymuşsunuzdur ‘maymunu ormandan çıkarabilirsiniz fakat ormanı maymunun içerisinden çıkaramazsınız’ diye. Müzikten kopmam mümkün değildi. Yapmalıydım, bu şeye devam etmeliydim. Ve öz eleştiri yapmakla buldum çözümü. Evet, artık şarkılarımda kendimi eleştirecektim. Hatalarımı azaltmak, daha duyarlı, örnek bir insan olmak için bunu yapmalıydım. Şarkılarımda eleştirdiğim o kişi kendi nefsimdir. Çok faydasını gördüm. Öyle ya; şu anda az buçuk bir olgunluğa sahipsem bunun olmasını sağlayan şüphesiz kendimi eleştirdiğim şarkılarımdı. Benim için esas amaç bu oldu. Bunun için ‘aman herkes beni dinlesin’ türünden bir mülahaza içerisine girmek istemedim. Girmek istemememin birkaç nedeni var. Aslında her sanatçı dinlenmek ister. Eserleri başkalarının dilinde pelesenk olsun ister. Lakin artık yorulmuştum. Kendimi anlatmak istemiyordum. Çünkü benim prensibimde böyle bir şey yoktu. Çevrem benim şarkılarımı ‘ben buradayım, beni dinleyin’ dedim diye tanımadı. Hiçbir zaman da böyle demedim, demeyeceğim.
Kendim için yazdığım şarkılardan birileri de dinleyip ders alacaksa ne mutlu bana. Lakin benim için müziğim amacına ulaşmıştır. Alternatif bir esere ihtiyaç duymuyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum notalarımı, şiirlerimi. Sonradan okuyup dersler alıyorum. Kendimi belki de bu şekilde teselli ediyorum.
2004 yılında kendimi iyi bir rap dinleyicisi olarak buldum bir anda. Yabancı müzikler çok ilgimi çekiyordu akranlarımda gördüğüm gibi. Türkçe rap bana o kadar da ilgi çekici, kaliteli bir müzik olarak gelmiyordu ilk sıralar. Fakat sonrasında ben de rap müzikte bir müddet bir şeyler yapmaya çalışacağım, bol pantolonlarla ve bandanalarla dolaşacaktım.
Çevremde sıkı dostluğum olan bir kişi ile yola başladık ilk sıralar. Sonrasında tanıştığım diğer arkadaşlar ve diğerleri derken; bir anda adına Carpediem dediğimiz bir yeraltı topluluğunun içerisinde bulduk kendimizi. ‘Nervür’ ismi altında başladı ilk macera. Nervür, bu grubun içerisinde iki kişiden oluşan bir alt grup niteliğini taşıyordu. Oldukça çaylaktık. Birkaç amatör şarkı yaptık. Dinlenilmek için öylesine çırpındık; öylesine çırpındık.
Çok renkli bir grubumuz vardı, renkli olduğu kadar da haylazdı. Duygularda uç noktaları yaşadığım dönemdi aynı zamanda. Çok sevindiğimi de hatırlarım, çok ağladığımı da. Bu uç noktalar bir saman alevi gibi geri bildirim yaptı sonrasında. Evet, serüven çok sürmedi. Gençliğin de verdiği ego ile yollarımızı ayırdık çok geçmeden. Aynı yıl içerisinde kurulan topluluk, aynı yıl içerisinde çalışmalarını yapmış ve aynı yıl içerisinde dağılmıştı. Ortada ne Nervür’den bir eser kalmış ne de Carpediem yeraltı topluluğundan. O zamanlarda kendim hariç herkesi suçlu buluyordum. Şimdilerde baktığımda ise olayın böyle cereyan etmesindeki en büyük suçlu benmişim. Yeni anlıyorum.
Üniversite dönemlerinde oldu olanlar. Olgunluk çağım olarak nitelediğim, hayatımda çok şeylerin değiştiğini gördüğüm, hayat amacımı netleştirdiğim, yoğun programlanmış olan 2007 yılında tamamen kendi alt yapılarımdan oluşan 6 tane eseri kendi imkânlarımla kaydını aldım. Artık eskisi gibi bir başkasını eleştirmiyor, kalemin sivri ucunu artık kendime yöneltiyordum. Çünkü çözümü bulmuştum. Geçmişi bir sürü hatalarla dolu olan ben, nasıl olurda bir başkasının yanlışlarını irdelemeye hakkı olurdu? Dinimizin de emrettiği, psikolojinin de sosyolojinin de onayladığı bu değil miydi: ‘Dünyada düzeltebileceğin tek insan sensin.’
Öncelerde müziklerimi dinlemeye kendim bile tahammül edemiyordum. Artık müziklerimi herkes dinliyordu. Ve güzel eleştirilerle geri bildirimde bulunuyorlardı. Bir ara ‘artık yapmayacağım’ dediğim müziğe, çevremin verdiği destekle devam edecek, müziklerimde verdiğim muğlâk ifadelerle ‘entelektüel’ sıfatını ismime aksettirecektim.
2008 yılı sonlarına kadar toplam 12 eser yapmıştım. Yaz tatilini fırsat bilip yaptığım eserleri de üzerine koyarsak toplam 22 esere ulaşmıştım. Fakat çevrem, neden kendimi sanat yönünde değerlendirmediğimi soruyor, bense onlara hep aynı cevabı veriyordum: ‘Eserlerimi ünlü olayım diye değil, kendimi terbiye edeyim diye yapıyorum.’
Müziğin terbiye etme yönü bazılarınıza göre çok saçma gelebilir. Fakat benim için müzik vazgeçilmez bir şeydi. Amerikan’ların bir atasözü vardır duymuşsunuzdur ‘maymunu ormandan çıkarabilirsiniz fakat ormanı maymunun içerisinden çıkaramazsınız’ diye. Müzikten kopmam mümkün değildi. Yapmalıydım, bu şeye devam etmeliydim. Ve öz eleştiri yapmakla buldum çözümü. Evet, artık şarkılarımda kendimi eleştirecektim. Hatalarımı azaltmak, daha duyarlı, örnek bir insan olmak için bunu yapmalıydım. Şarkılarımda eleştirdiğim o kişi kendi nefsimdir. Çok faydasını gördüm. Öyle ya; şu anda az buçuk bir olgunluğa sahipsem bunun olmasını sağlayan şüphesiz kendimi eleştirdiğim şarkılarımdı. Benim için esas amaç bu oldu. Bunun için ‘aman herkes beni dinlesin’ türünden bir mülahaza içerisine girmek istemedim. Girmek istemememin birkaç nedeni var. Aslında her sanatçı dinlenmek ister. Eserleri başkalarının dilinde pelesenk olsun ister. Lakin artık yorulmuştum. Kendimi anlatmak istemiyordum. Çünkü benim prensibimde böyle bir şey yoktu. Çevrem benim şarkılarımı ‘ben buradayım, beni dinleyin’ dedim diye tanımadı. Hiçbir zaman da böyle demedim, demeyeceğim.
Kendim için yazdığım şarkılardan birileri de dinleyip ders alacaksa ne mutlu bana. Lakin benim için müziğim amacına ulaşmıştır. Alternatif bir esere ihtiyaç duymuyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum notalarımı, şiirlerimi. Sonradan okuyup dersler alıyorum. Kendimi belki de bu şekilde teselli ediyorum.
"ÜmitReva" Nedir?
"ÜmitReva" Nedir?
Önceleri sadece Reva olarak kullandığım mahlasımı daha sonra "Ümit Reva" olarak değiştirdim. Her ne kadar isim olarak değişiklik olsa da, isimde kullanma yönü bakımından bir farklılık benimsemedim. Peki, Ümit Reva nedir, neden böyle bir isimlendirmeye ihtiyaç duydum?
Öncelikle adımın Ümit ve bu ismin bende ayrı bir yeri oluşu bana sonralarda “Ümit Reva” mahlasını oluşturmasına yön verdi. Adımı çok seviyorum. Şükürler olsun ki Yüce Yaratıcı bana böyle bir ismi nasip etti. Reva aslında eski grubumdan arkadaşım olan Deva’nın önerdiği bir isimdi. Bana bu takma adı o koydu. Bir müddet Reva ve Deva ikilisi olmuştuk Nervür adını verdiğimiz grupta. Daha sonra solo yaptığım çalışmalarda bir süre Reva’yı kullandım. Fakat sonraları piyasada bulunan başka kişilerin bu ismi kullanarak bir şeyler yapması ve sürekli arka planda kalan Ümit ismini kullanmamaktan rahatsız oluşumun nedeni ile mahlasımı “Ümit Reva” olarak değiştirdim.
Gelelim neden böyle bir ismi kullandığıma. İnsanda kesinlikle olmaması gereken tek sıfat, ümitsizliktir. Öyle ya, peygamberimiz “Ümitvâr olunuz. Benim şefaatim ümmetimden büyük günahlar işleyenleredir” müjdesini veriyor, öte yandan büyük üstat Mehmet Akif’de, dizelerinde “Ye’s mani herkemaldir” yani ümitsizlik başarıya ulaşmaya engeldir diyor. Ben bu dizelerle büyüdüm. İsmimi yeni öğrenen büyüklerim ismimle ilgili ezcümle söylemeden geçmezlerdi (ümitvâr ol yavrum vs.). Böyle böyle ben de ismimin anlamını öğrenmiş, öncelerde oldukça ümitsiz, bedbin olan kişiliğim; ismimin anlamını öğrenince kendine çeki düzen vererek işlerinde başarıya ulaşmanın yolu optimist bakmaktan geçer kanısına varmış olacaktı.
Reva genelde “Allah’tan reva mı?” cümlesinde kullanılır. Ben bu sitem içeren cümleye karşılık daha sonralarda “Allah’ın verdiği de vermediği de revadır” deyip “Allah’tan Reva” albümünü çıkartmıştım. Evet, aslında Rabbin verdiğine, vermediğine, vereceğine, vermeyeceğine şükür etmekten başka ne hakkım olabilirdi, neye çare olabilirdim? Bu yüzden revayı aslında ümidi niteleyen sıfat olarak kullandım hep.
Velhâsıl Reva Ümit’i niteler. Müstahak olan ümitvâr olmaktır. Yanlışlarla yürüyen ve hatalara gebe bir varlık olan ben, hiçbir zaman yılmamayı ancak ve ancak böyle teselli etmekle buldum. Öyle ya, bu benim aslında kendimi görmemi sağlayan bir aynam oldu. Ben ne zaman arkama ‘neler yaptım’ diye baktığımda o çıktı karşıma ve benim ümitvâr olmaktan başka yapabileceğim hiçbir şeyimin olmadığını gösterdi bana. ‘İnsan üç gün aç yaşayabilir lakin üç gün ümitsiz yaşayamaz’ düşüncesini benimsettirdi bana. Ve bana sürekli şu mısraları söyletti:
“Ümitsizlik başarıya giden yolda bir handikaptır. Görürsen onu yolda kalırsın, görmezden gelirsen başarırsın.”
Öncelikle adımın Ümit ve bu ismin bende ayrı bir yeri oluşu bana sonralarda “Ümit Reva” mahlasını oluşturmasına yön verdi. Adımı çok seviyorum. Şükürler olsun ki Yüce Yaratıcı bana böyle bir ismi nasip etti. Reva aslında eski grubumdan arkadaşım olan Deva’nın önerdiği bir isimdi. Bana bu takma adı o koydu. Bir müddet Reva ve Deva ikilisi olmuştuk Nervür adını verdiğimiz grupta. Daha sonra solo yaptığım çalışmalarda bir süre Reva’yı kullandım. Fakat sonraları piyasada bulunan başka kişilerin bu ismi kullanarak bir şeyler yapması ve sürekli arka planda kalan Ümit ismini kullanmamaktan rahatsız oluşumun nedeni ile mahlasımı “Ümit Reva” olarak değiştirdim.
Gelelim neden böyle bir ismi kullandığıma. İnsanda kesinlikle olmaması gereken tek sıfat, ümitsizliktir. Öyle ya, peygamberimiz “Ümitvâr olunuz. Benim şefaatim ümmetimden büyük günahlar işleyenleredir” müjdesini veriyor, öte yandan büyük üstat Mehmet Akif’de, dizelerinde “Ye’s mani herkemaldir” yani ümitsizlik başarıya ulaşmaya engeldir diyor. Ben bu dizelerle büyüdüm. İsmimi yeni öğrenen büyüklerim ismimle ilgili ezcümle söylemeden geçmezlerdi (ümitvâr ol yavrum vs.). Böyle böyle ben de ismimin anlamını öğrenmiş, öncelerde oldukça ümitsiz, bedbin olan kişiliğim; ismimin anlamını öğrenince kendine çeki düzen vererek işlerinde başarıya ulaşmanın yolu optimist bakmaktan geçer kanısına varmış olacaktı.
Reva genelde “Allah’tan reva mı?” cümlesinde kullanılır. Ben bu sitem içeren cümleye karşılık daha sonralarda “Allah’ın verdiği de vermediği de revadır” deyip “Allah’tan Reva” albümünü çıkartmıştım. Evet, aslında Rabbin verdiğine, vermediğine, vereceğine, vermeyeceğine şükür etmekten başka ne hakkım olabilirdi, neye çare olabilirdim? Bu yüzden revayı aslında ümidi niteleyen sıfat olarak kullandım hep.
Velhâsıl Reva Ümit’i niteler. Müstahak olan ümitvâr olmaktır. Yanlışlarla yürüyen ve hatalara gebe bir varlık olan ben, hiçbir zaman yılmamayı ancak ve ancak böyle teselli etmekle buldum. Öyle ya, bu benim aslında kendimi görmemi sağlayan bir aynam oldu. Ben ne zaman arkama ‘neler yaptım’ diye baktığımda o çıktı karşıma ve benim ümitvâr olmaktan başka yapabileceğim hiçbir şeyimin olmadığını gösterdi bana. ‘İnsan üç gün aç yaşayabilir lakin üç gün ümitsiz yaşayamaz’ düşüncesini benimsettirdi bana. Ve bana sürekli şu mısraları söyletti:
“Ümitsizlik başarıya giden yolda bir handikaptır. Görürsen onu yolda kalırsın, görmezden gelirsen başarırsın.”
Etiketler:
radikal ezgi,
reva,
ümit,
ümit reva,
ümitvâr
Radikal Ezgi Nedir?
Radikal Ezgi Nedir?
Türk ezgilerinin radikal olarak revaç bulduğu post modern bir müzik türüdür. Radikal ezgi, özgünlüğün diğer adıdır. Türkçeyi ve Türk sermayesini sever. Kökteninde alaturka vardır. Hızlı bir tempoya sahiptir. Davulları serttir. Bu nedenle her ne kadar gidişatı Rap müziği andırsa da Rap müzik değildir. Ezgilerinde dinlendirici ve hareketlendirici bir tarz hâkimdir.
Güftelerine bakıldığında esaslı bir eleştiriye sahiptir. Muahezesi nefis odaklıdır. Şahsı değil davranışı eleştirir. Terbiye edici bir yanı vardır. Tembihsel bir anlatımı özümser. Lakin bu ikazı çevresine karşı değil; tamamen kendine karşı bir telkinden ibarettir. Çünkü Radikal Ezgi’nin müziklerinde, eleştiri kelimesinin önünde ‘öz’ ifadesi vardır. Sivri sözler yerine muğlâk bir anlatımı benimser. Çünkü insanlarla anlaşılabilecek en güzel üslup, müphem ifadelerin barındığı üsluptur. Bu agnostik anlatımda ‘yapmamalısın, etmemelisin’ türünden sivri telkinlerin yerine ‘yaptın ve böyle oldun’ gibi ifadelerle neden sonuç ilişkisi kurarak tavsiyelerde bulunur. Benzetmeci bir yaklaşımla olayları yorumlar. Radikal Ezgi’ye düşünce yönüyle bakıldığında ‘insanın dünyada değiştirebileceği varlık bittabi kendisidir’ anlayışı görülür.
Etiketler:
alaturka,
ezgi müzik,
ezgisel,
muğlak ifadeler,
müzik,
nedir,
post modern,
radikal ezgi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

'